Bölüm 18

Çocuklar müfettişi arka kapıdan eve soktular. Büyük olasılıkla çoğunlukla bu yolu kullanıyorlardı. Mutfak aydınlık ve ferahtı. Lucy büyük, beyaz bir önlük bağlamış, hamur açıyordu. Bryan Eastley mutfak dolabına yaslanmış, onu bir köpek dikkatiyle süzerken, bir eliyle de kalın, kumral bıyığını sıvazlıyordu.

“Merhaba baba” dedi Alexander içtenlikle. “Yine mi buralarda takılıyorsun?”

“Burası hoşuma gidiyor” diyen Bryan gülümseyerek ekledi. “Bayan Eyelesbarrow da rahatsız olmuyor.”

“Doğru, bence sakıncası yok” dedi Lucy. “İyi akşamlar, Müfettiş Craddock!”

“Mutfağı mı araştırmak istiyorsunuz?” diye sordu Bryan merakla.

“Pek sayılmaz. Bay Cedric Crackenthorpe buralarda mı?”

“Evet. Cedric hâlâ burada. Onunla mı görüşmek istiyordunuz?”

“Evet, onunla konuşacak birkaç şeyim vardı.”

“İçeri gidip orada mı bir bakayım” dedi Bryan. “Belki de köyün pubına gitmiştir.”

Mutfak dolabının üstünden indi.

“Teşekkürler!” dedi Lucy. “Ellerim unlu, yoksa ben de gidebilirdim.”

“Ne yapıyorsunuz?” diye sordu Stoddart-West merakla.

“Kayısılı tart.”

“Oh çok iyi!” dedi Stoddart-West.

“Akşam yemeği hazır mı?” diye sordu Alexander.

“Hayır.”

“Kötü! Korkunç acıktım.”

“Erzak dolabında bir parça mürdümlü kek var.”

Çocuklar aynı anda koşarak dışarı çıkıp kapıyı arkalarından çarptılar.

“Kurt gibi durup dinlenmeden yiyorlar” dedi Lucy.

“Tebrikler!” dedi Müfettiş Craddock.

“Neden dolayı?”

“Yaratıcılığınızdan dolayı… bu konuda!”

“Hangi konuda?”

Craddock içinde mektup zarfının bulunduğu albümü çıkardı.

“Çok ustaca hazırlanmış” dedi.

“Siz neden bahsediyorsunuz?”

“Bundan, sevgili kızım, bundan” diyen Craddock çantayı açtı.

Lucy inanmaz bakışlarla onu süzüyordu.

Craddock birden bir tuhaflık olduğunu fark etti.

“Bu kanıtı siz hazırlayıp çocukların bulması için özellikle ahırdaki koşum odasına koymadınız mı? Çabuk, anlatın bana!”

“Neden bahsettiğinizi bile anlamıyorum” diye yanıtladı Lucy. “Bu da ne demek, siz…”

Bryan’ın geri döndüğünü görünce Craddock aceleyle albümü yeniden cebine soktu.

“Cedric kütüphanede!” dedi Bryan. “Hemen oraya gidebilirsiniz.”

Tekrar mutfak dolabının üstündeki yerini aldı. Müfettiş Craddock ise kütüphaneye gitti.


* * *

Cedric Crackenthorpe müfettişi görmekten memnun olmuşa benziyordu.

“Yine buralarda polis hafiyeliği mi yapıyorsunuz?” diye sordu muzipçe. “Bir ilerleme kaydettiniz mi?”

“Bir parça ilerlediğimizi söyleyebilirim, Bay Crackenthorpe.”

“Cesedin kimliğini tespit edebildiniz mi?”

“Henüz tam olarak bulamadık ama buna çok yaklaştığımızı söyleyebilirim.”

“Sizin açınızdan çok iyi.”

“Öğrendiğimiz son bilgiler ışığında, birkaç ifadeye daha gerek duyuyorum. Hazır buradayken, sizden başlamak istiyorum.”

“Ama bu pek uzun sürmeyecek. Yarın ya da öbür gün İbiza’ya dönüyorum.”

“Öyleyse tam zamanında geldim.”

“Haydi başlayın.”

“Sizden 20 Aralık Cuma günü nerede olduğunuz ve ne yaptığınız konusunda ayrıntılı bilgi rica edecektim!”

Cedric müfettişe bir an yan gözle baktıktan sonra, arkasına yaslandı, esnedi, büyük bir soğukkanlılıkla etrafına bakındı. Hatırlamak için büyük bir çaba harcıyor gibi görünüyordu.

“Evet, size daha önce de söylediğim gibi İbiza’daydım. Asıl canımı sıkan orada hiçbir günün diğerinden farkı olmaması. Sabah resim çalışmaları, öğleden sonraları üçten beşe kadar siesta. Daha sonra da akşam ışığının izin verdiği oranda birkaç resim çiziyorum. Akşam da önce meydandaki kafede, bazen belediye başkanıyla, bazen de doktorla bir aperatif alıyorum. Sonra hafif bir akşam yemeği. Akşamları genellikle Scotty’nin barında alt tabakadan arkadaşlarımla geçiririm. Bu kadarı sizin için yeterli mi?”

“Gerçeği tercih ederdim, Bay Crackenthorpe.”

Cedric birden dikildi.

“Bu çok ağır bir itham, değil mi, müfettiş.”

“Öyle mi dersiniz? Bana İbiza’dan 21 Aralık günü ayrıldığınızı ve aynı gün İngiltere’ye ulaştığınızı söylemiştiniz, değil mi Bay Crackenthorpe?”

“Öyle demiştim. Evet, Em! Ah, merhaba Em!”

Emma Crackenthorpe kütüphaneyi kahvaltı odasına bağlayan küçük kapıyı açarak içeri girdi. Cedric ve müfettişi meraklı gözlerle süzdü.

“Baksana, Em! Buraya Noel için cumartesi günü gelmiştim, değil mi? Havaalanından doğruca buraya gelmiştim, değil mi?”

“Evet” diye yanıtladı Emma şaşırarak. “Öğlen yemeği sırasında gelmiştin.”

“Gördünüz mü!” dedi Cedric müfettişe dönerek.

“Bizi aptal yerine koymamanız gerektiğini bilmelisiniz, Bay Crackenthorpe” diye yanıtladı Craddock nezaketle. “Bildiğiniz gibi bize verilen ifadeleri inceleme olanağına sahibiz. Düşünüyorum da bana pasaportunuzu gösterirseniz…”

Beklenti içinde sustu.

“Maalesef o kahrolası şeyi bulamıyorum” diye yanıtladı Cedric. “Bu sabah da onu aradım. Cook seyahat acentesine göndermem gerekiyordu.

“Bulacağınızı sanıyorum, Bay Crackenthorpe. Ama çok gerekli de değil. Kayıtlar sizin buraya 19 Aralık akşamı geldiğinizi gösteriyor. Belki şimdi bana o saatle eve vardığınız 21 Aralık günü öğlen saati arasında ne yaptığınızı açıklamak nezaketinde bulunursunuz.”

Cedric oldukça sinirlenmiş gibiydi.

“Modern yaşamın kötü tarafı da bu işte” dedi öfkeyle. “Beşikten mezara kadar belgeler, belgeler! Bürokratik devletin sonucu bu. İstediğiniz yere gidip istediğinizi yapmanız olanaksız. Daima bir hesap soran var. Ayın 20’si sizi niçin bu kadar ilgilendiriyor, Tanrı aşkına? Ayın 20’sinin özelliği ne?”

“Bunun cinayetin işlendiği tarih olabileceğini düşünüyoruz. Elbette yanıt vermeyi reddedebilirsiniz de, ama…”

“Cevap vermeyi reddettiğimi söyleyen kim? Yalnızca biraz zamana ihtiyacım var. Mahkemedeki resmi soruşturmada cinayetin kesin zamanının saptanamadığı söylenmişti. O zamandan bu yana yeni bir şeyler mi bulundu?”

Craddock yanıt vermedi.

Cedric yan gözle Emma’ya bakarak sordu.

“Bitişik odaya geçsek daha iyi olmayacak mı?”

Emma hemen atıldı. “Sizi yalnız bırakayım.” Kapının ağzında duraksayıp, arkasını döndü.

“Lütfen bu konunun ciddi olduğunu anla, Cedric. Eğer cinayet gerçekten ayın 20’sinde işlendiyse, Müfettiş Craddock’a o gün ne yaptığını kesin olarak söylemelisin.”

Yan odaya geçerek, kapıyı arkasından kapadı.

“Sevgili, tatlı Em!” dedi Cedric arkasından. “Neyse başlayalım. Doğru, İbiza’dan gerçekten ayın 19’unda ayrıldım. Yolculuğuma Paris’te ara verip oradaki eski arkadaşlarımla sanatkârlar sokağında birkaç gün geçirmek istiyordum. Ama işe bakın ki uçakta öylesine çekici bir bayan vardı ki… Tam bir dişi! Neyse, işin doğrusu onunla burada uçaktan beraber indik. Birleşik Devletler’e gidiyordu, ama bir iş ya da başka bir nedenle Londra’da birkaç gün geçirmeye niyetliydi. 19’unda Londra’ya geldik. Eğer ajanlarınız henüz bulamadılarsa, peşinen söyleyeyim, havaalanından doğruca Kingsway Palace Oteli’ne indik. Adımı John Brown olarak verdim, bu tür durumlarda gerçek adınızı vermek sonradan birçok soruna yol açabiliyor.”

“Peki ya 20’sinde?”

Cedric sıkıntıyla yüzünü kırıştırdı.

“Bütün sabahı dayanılmaz bir baş ağrısıyla geçirdim.”

“Peki ya öğleden sonra? Saat üçten sonra?”

“Düşüneyim biraz. Nasıl diyeyim, başıboş bir şekilde etrafta dolandım işte! Ulusal Galeri’ye gittim, bu kabul edilecek bir şey değil mi? Daha sonra da sinemaya. Rowenna’nın İntikamı! Her zaman Kovboy filmlerini severim. Film de olağanüstüydü!… Daha sonra da bir barda bir iki kadeh bir şeyler içtim ve odamda kısa bir şekerleme yaptım. Saat ona doğru da o kızla birlikte son günlerin gözde lokallerinden birçoğunu dolaştık. Çoğunun adını anımsamıyorum ama sanırım birinin adı Jumping Frog (Sıçrayan Kurbağa) idi. O hepsini biliyordu. Sonuçta zil zurna sarhoş olmuştum ve gerçeği söylemek gerekirse ertesi sabah çok daha dayanılmaz bir baş ağrısıyla uyandığım dışında başka bir şey anımsamıyorum. Kız arkadaşım uçağını kaçırmamak için sabırsızlanıyordu, bense başımdan aşağı bir kova dolusu soğuk su boşaltarak kendime gelmeye çalıştıktan sonra, eczaneye gidip dayanılmaz baş ağrımı biraz olsun geçirecek bir ilaç aldım ve havaalanından geliyormuş gibi buraya geldim. Emma’yı heyecanlandırmanın hiç gereği olmadığını düşündüm. Kadınların nasıl olduğunu bilirsiniz… doğruca eve gelmediğiniz takdirde kırılırlar. Hatta taksinin parasını ödemek için Emma’dan para almam bile gerekmişti. Meteliksizdim. Bu konuda bizim ihtiyara başvurmak olanaksız. Hiçbir zaman destek çıkmaz. İhtiyar pinti! Neyse müfettiş, şimdi tatmin oldunuz mu?”

“Bu açıklamalarınızı kanıtlayabilir misiniz, özellikle de saat 15.00’le 19.00 arasında yaptıklarınızı?”

“Sanırım pek olası değil!” dedi Cedric neşeyle. “Ulusal Galeri… oradaki görevliler insanların yüzüne hemen hemen hiç bakmıyorlar, üstelik de kalabalık bir resim sergisi vardı. Sonra sinema, orası da doluydu. Hayır, sanmıyorum.”

Emma yeniden odaya girdi. Elinde bir ajanda vardı.

“Hepimizin ayın 20’sinde ne yaptığımızı bilmek istiyorsunuz, değil mi müfettiş?”

“Hımm, evet… öyle, Miss Crackenthorpe.”

“Ajandama bir göz attım da. Ayın 20’sinde Brackhampton’a kilise restorasyon vakfının toplantısına katılmışım. Toplantı bire çeyrek kala bitti, daha sonra da aynı komitede görevli olduğumuz Lady Adington ve Bayan Bartlett ile Cadena kafeye öğle yemeğine gittik. Öğlen yemeğinden sonra Noel için yiyecek ve armağanları satın almaya çıktım. Greenford’s, Lyall, Swift’s, Boots ve daha başka birtakım dükkanlara uğradım. Beşe çeyrek kala Shamrock pastanesine uğrayarak çay içtim ve trenle gelecek olan Bryan’ı karşılamaya istasyona gittim. Saat altı sularında tekrar evdeydim. Döndüğümde babamın canı çok sıkkındı. Onun için yemek hazırlayıp bırakmıştım ama öğleden sonra gelip çay servisi yapması gereken Bayan Hart gelmemiş, bu da onu kızdırmıştı. O kadar öfkelenmişti ki kendini odasına kapamıştı, hatta oraya girip onunla konuşmama bile fırsat vermedi. Aslında öğleden sonraları dışarı çıkmamdan hiç hoşlanmıyor ama ben de bazen bunu özellikle yapıyorum.”

“Bu çok akıllıca bir davranış, Miss Crackenthorpe. Teşekkürler.”

Neredeyse ona 1.70 boyunda bir kadın olarak o gün öğleden sonra yaptıklarının önem taşımadığını söyleyecekti. Ancak bunu yapmayarak, sordu.

“Bildiğim kadarıyla diğer iki ağabeyiniz daha sonra geldiler, öyle değil mi?”

“Alfred cumartesi akşam geldi. Cuma öğleden sonra telefonla aradığını ancak dışarıda olduğum için ulaşamadığını söyledi… babamsa öfkeli olduğu zaman asla telefona bakmaz. Ağabeyim Harold ise tam Noel akşamı geldi.”

“Teşekkürler, Miss Crackenthorpe.”

“Belki bunu sormam doğru değil ama müfettiş…” Emma aklındakini sormaktan çekiniyordu. “Ne gibi yeni olaylar sizi bu tür bir araştırma yapmaya yöneltti?”

Craddock cebindeki albümü çıkardı. Parmaklarının ucuyla zarfı aldı.

“Lütfen ellemeyin, bu zarf size tanıdık geliyor mu?”

“Ama…” Emma müfettişi şaşkın bakışlarla süzüyordu. “Bu benim el yazım. Bu benim Martine’e yazdığım mektup.”

“Ben de öyle düşünmüştüm.”

“Peki ama onu nereden buldunuz? O mu? Onu buldunuz mu?”

“Olabilir, bulmuş olabiliriz. Bu boş zarf burada bulundu.”

“Evde mi?”

“Bu arazide.”

“Öyleyse… o buraya geldi. O… Yani sizce… Martine burada mıydı… Lahitteki o muydu?”

“Öyleye benziyor” dedi Müfettiş Craddock nezaketle.

Şehre döndüğünde bu düşüncesi daha da güçlendi. Armand Dessin’den gelen bir mesaj onu bekliyordu.

“Anna Stravinska’nın bir arkadaşı ondan bir posta kartı almış. Dünya seyahati öyküsü sanırım doğru! Jamaika’ya varmış ve çok eğleniyormuş… sizin deyişinizle… muhteşemmiş.”

Craddock bu mesajı kırıştırarak, çöp kutusuna attı.


* * *

“Haydi dostum, hak ver!” Alexander yatağına oturmuş, düşünceli bir halde elindeki çikolatalı gofreti kemiriyordu. “Bugün gerçekten olağanüstü bir gündü. Gerçek bir delil bulmayı başardık!”

Övünç dolu bir sesle ekledi.

“Aslında tatilin tamamı muhteşemdi. Böyle bir şeyi ikinci kez yaşayabileceğimizi sanmıyorum.”

“Umarım böyle bir şeyi ikinci kez yaşamam!” dedi Alexander’in valizini toplamak için eğilmiş olan Lucy. “Tüm bu uzaya ilişkin bilimkurgu romanlarını götürecek misin?”

“En üstteki iki tanesini hayır. Onları okudum. Ama futbol topumu, futbol ayakkabılarımı ve lastik çizmelerimi özel olarak yanıma almak istiyorum.”

“Sizin gibi erkek çocukların yolculuk etmesi ne kadar zor!”

“Ziyanı yok. Bizi karşılamaya Rolls Royce gelecek. Çok mükemmel bir Rolls arabaları var. Ayrıca bir tane de yepyeni Mercedes Benz.”

“Çok zengin olmalılar.”

“Para içinde yüzüyorlar. Çok iyi insanlar. Ama yine de burada kalmayı tercih ederdim. Başka bir ceset daha bulunabilir.”

“Umarım öyle bir şey olmaz.”

“Neyse, kitaplarda genellikle öyle olur da! Bir şey duyan ya da gören biri ortaya çıkınca genellikle o da susturulur. Hatta bu sen bile olabilirsin” diye ekledi ikinci bir gofreti daha mideye indirirken.

“Ya öyle mi, teşekkürler. Almayayım!”

“Ben de böyle bir şeyin olmayacağını umarım” diye belirtti Alexander gülümseyerek. “Sizi çok seviyorum, Stoddart da öyle. Dünyanın en iyi aşçısı olduğunuzu söyleyebilirim. Yaptığınız yemekler tek kelimeyle enfes! Bunun dışında da çok akıllı ve zeki bir kadınsınız.”

Bu son sözcükler içten bir övgünün ifadesiydi. Lucy de bunu aynı şekilde algılayarak, gülümsedi.

“Çok teşekkür ederim. Ama yine de sırf senin hoşnut olman için cinayete kurban gitmeye hiç niyetim yok.”

“Anlıyorum, ama yine de ne olur dikkatli olun” diye yineledi Alexander.

Kısa bir ara verip biraz daha gofret yedikten sonra kayıtsız bir ifadeyle sordu.

“Babam arada sırada geldiği zaman onunla ilgilenirsiniz, değil mi?”

“Evet, tabi” dedi Lucy biraz şaşırarak.

“Babamın sorunu” diye açıkladı Alexander. “Londra’daki yaşama ayak uyduramıyor, daima yanlış kadınlarla karşılaşıyor.” Endişeyle başını salladı.

“Onu çok seviyorum” diye ekledi. “Ama onun kendisiyle ilgilenecek birine ihtiyacı var. Başkalarının etkisinde kalıyor ve yanlış insanlarla dostluk kuruyor. Annemin bu kadar erken ölmüş olması çok kötü! Bryan’ın gerçek bir yuvaya gereksinimi var.”

Lucy’yi anlamlı bakışlarla süzerek bir çikolatalı gofret aldı.

“Hayır, üç tane yeterli, Alexander” diye uyardı Lucy. “Hastalanacaksın!”

“Sanmam. Bir defasında tam altı taneyi arka arkaya yedim ve bir şey olmadı. Midem o kadar hassas değil.” Kısa bir süre sustuktan sonra birden ekledi.

“Bryan sizden hoşlanıyor. Biliyorsunuz değil mi?”

“Bu hoş bir şey.”

“Birçok açıdan eşeğin tekidir” dedi Bryan’ın oğlu. “Ama çok iyi bir savaş pilotuydu. İnanılmayacak kadar cesurdur. Ayrıca çok da iyi niyetlidir.”

Sustu. Gözlerini yer döşemesine dikip düşünceli bir halde mırıldandı.

“Biliyor musunuz, bence… gerçekten… onun yeniden evlenmesi çok iyi olacak… aklı başında, iyi bir kadınla… ben kendi adıma üvey anneye karşı değilim… özellikle de doğru dürüst biri olduktan sonra…”

Lucy panik içinde Alexander’in sözü nereye getirmek istediğinin farkına vardı.

“Bütün bu üvey anne safsataları” diye ekledi Alexander bakışlarını yerden kaldırmadan. “Gerçekte günümüz için tamamen anlamsız. Stoddart ve ben ayrılık veya bunun gibi nedenlerle üvey anneleriyle yaşayan bir sürü çocuk tanıyoruz. Hepsi çok iyi anlaşıyorlar. Tabi konu üvey annenin kişiliğine de bağlı. Aslında bir spor turnuvasında ya da seni gezmeye çıkarmaya geldiklerinde biraz tuhaf oluyor ama… İki çift ebeveyninin olmasını kastediyorum. Diğer yandan paraya ihtiyaç duyduğunda da bu durum çok yararlı olabiliyor.” Sustu ve modern yaşamın sorunları üzerinde kısaca düşündü. “En iyisi insanın bir yuvası ve kendi anne babasının olması ama… annem öldüğüne göre… ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi? Önemli olan aklı başında bir kadın” diye yineledi Alexander üçüncü kez.

Lucy duygulanmıştı.

“Senin çok akıllı bir çocuk olduğunu düşünüyorum, Alexander” dedi. “Baban için iyi bir kadın bulmaya çalışmalıyız.”

“Doğru” dedi Alexander ama yorum yapmadı.

Sonra umursamaz bir tavırla ekledi.

“Sanırım bunu ilk ben dile getirdim. Bryan sizden çok hoşlanıyor. Bunu kendisi de söyledi ve…”

Öyle mi, diye düşündü Lucy. Burada ne çok çöpçatan var. Önce Miss Marple, şimdi de Alexander!

Ve aklına birden herhangi bir nedenden domuz ağılları geldi.

Ayağa kalktı.

“İyi geceler Alexander. Yarın sabah yalnızca temizlik malzemelerini ve pijamanı valize koyman yeterli. İyi geceler.”

“İyi geceler!” diyen Alexander yatağın içine kayarak, yorganı örttü, başını yastığa koydu ve gözlerini kapadı. Bu haliyle uyuyan bir meleği andırıyordu. Bir an sonra gerçekten uyudu da…

Загрузка...