“Bunun eksiksiz bir ifade olduğu söylenemez” dedi çavuş Wetherall her zamanki karamsarlığıyla.
Craddock Harold Crackenthorpe’un 20 Aralık günüyle ilgili kanıtlarını gözden geçiriyordu.
Saat üç buçuk dolaylarında Sotheby’s müzayede salonunda görülmüş, ancak hemen ardından oradan ayrılmıştı. Russels pastanesinde resminden onu tanıyan çıkmamıştı, ancak pastane çay saatlerinde çok kalabalık oluyordu ve Harold da oranın müdavimlerinden olmadığı için bu şaşılacak bir şey değildi. Uşağı akşam yediye çeyrek kala akşam yemeği için giyinmek üzere Gardiyan Gardens’a döndüğünü doğruluyordu; aslında yemek yedi buçukta başlıyordu ve uşak Bay Crackenthorpe’un geç kaldığı için çok sinirli olduğunu da anımsıyordu. Uşak akşam onun eve döndüğünü duymamıştı, ancak aradan çok uzun bir süre geçmiş olduğu için bunu unutmuş da olabilirdi. Zaten çoğu zaman Bay Crackenthorpe’un eve dönüşünü duymazdı. Karısı da Harold da eve mümkün olduğunca erken dönmeyi yeğliyorlardı. Arka sokaktaki garaj arabalar için kiralanan özel bir yerdi ve giren çıkana dikkat eden ya da o akşamı anımsamak için nedeni olan biri yoktu.
“Her şey olumsuz” dedi Craddock içini çekerek.
“Harold Crackenthorpe, Caterer’s Hall’daki akşam yemeğine katılmış, ama konuşmalar bitmeden oldukça önce oradan ayrılmış.”
“Peki istasyonlar ne oldu, oralardan bir bilgi alabildik mi?”
Brackhampton’da ve Paddington’da herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştı. Olayın üzerinden tam dört hafta geçmişti ve herhangi bir şeyin anımsanması oldukça uzak bir ihtimaldi.
Craddock yeniden içini çekerek, Cedric hakkındaki raporu okudu. Ondan da bir sonuç çıkmamıştı. Fakat bir taksi şoförü o gün öğleden sonra ona benzeyen bir serkeşi Paddington’a götürdüğünü anımsıyordu. “Pis pantolonlu ve dağınık saçlı biriydi! İngiltere’ye son gelişinden bu yana taksi ücretlerinin artmış olmasına kızmış, küfrediyordu” demişti. Günü kesin olarak anımsamasının nedeniyse, o gün üzerine para yatırdığı Crawler adlı bir atın saat on dört otuzda koşuyu kazanmış olmasıydı. Adamı indirdikten sonra arabasındaki radyodan sonuçları dinlemiş ve doğruca evine kutlamaya gitmişti.
“Tanrı’ya şükür, at yarışları var” diyen Craddock raporu yan tarafına bıraktı.
“Bu da Alfred’le ilgili rapor!” dedi Çavuş Wetherall.
Adamın ses tonundaki bir şey Craddock’un merakla başını kaldırmasına neden oldu. Wetherall en iyi lokmayı sona saklamış insanların mutluluğu içinde görünüyordu.
Araştırma genel anlamda tatmin edici bir sonuca ulaşmamıştı. Alfred evinde yalnız yaşıyordu ve giriş çıkış saatleri hiç belli değildi. Komşuları da pek meraklı tipler değildi, zaten çoğu da çalışan insanlar olduklarından bütün günü evden uzakta geçiliyorlardı. Raporun sonuna doğru Wetherall parmağıyla son paragrafı işaret etti.
TIR kamyonlarında yapılan hırsızlıkları incelemekle görevlendirilen Çavuş Leakie, Waddington-Brackhampton karayolu üzerindeki Load of Bricks kamyon parkında bazı kamyon şoförlerini gözetlemekle görevlendirilmişti. Hemen yanındaki masada Dicky Rogers çetesinden olduğu bilinen Chick Evans dikkatini çekmişti. Onun yanı başında da Leakie’nin Dicky Rogers davasından göz aşinası olduğu Alfred Crackenthorpe oturuyordu. Bu iki adamın birlikte olmaları polis memurunun dikkatini çekmişti. Olay 20 Aralık günü akşamı 21.30 sularında meydana gelmişti. Alfred birkaç dakika sonra Brackhampton yönüne giden bir otobüse binmişti. Brackhampton İstasyonu’ndaki bilet toplayıcısı William Baker, o akşam yirmi üç elli beşteki Paddington treninin kalkmasından hemen önce Miss Crackenthorpe’un kardeşlerinden birine benzeyen bir centilmene bilet kestiğini anımsıyordu. O günü çok iyi anımsıyordu, çünkü aynı gün öğleden sonra yaşlı, kuruntulu bir kadının trende öldürülen birini gördüğü iddiasıyla uğraşmak zorunda kalmıştı.
“Alfred mi?” diyen Craddock raporu masasının üstüne bıraktı. “Alfred? Bu bana tuhaf görünüyor.”
“Bu sefer tongaya bastı” diye Wetherall fikrini belirtti.
Craddock başıyla onayladı. Evet, Alfred 16.33 treniyle Brackhampton’a gidip cinayeti işlemiş olabilirdi. Daha sonra otobüsle Load of Bricks’e dönmüş olmalıydı. Böylece orada yirmi bir otuza kadar oyalandıktan sonra, Rutherford Hall’a dönüp, cesedi demiryolunun yamacından alarak, lahide yerleştirmek ve tekrar 23.55 treniyle Londra’ya dönmek için Brackhampton İstasyonu’na gitmek için fazlasıyla zamanı kalıyordu. Hatta Dicky Rogers’in çetesinden biri ona cesedi lahide taşımakta yardım etmiş bile olabilirdi, ama Craddock bu konuda kuşkuluydu. Adamların hiçbiri sağlam ayakkabı değildi, ama katil olamazlardı.
“Alfred mi?” diye yineledi düşünceli bir halde.
Crackenthorpe ailesi Rutherford Hall’de toplanmıştı. Harold ve Alfred Londra’dan gelmişlerdi. Laf lafı açmış ve tartışmalar kızışmış, ortam iyice gerilmişti.
Lucy hazırladığı bir sürahi buzlu kokteyli, kütüphaneye götürürken koridora dek taşan öfkeli sesleri duydu. Tüm suçlamalar doğrudan Emma’ya yönelikti.
“Hepsi tamamen senin suçun Emma!” diye bas bas bağırdı Harold öfkeyle. “Nasıl bu kadar dar görüşlü ve aptal olabildiğini kafam almıyor. Eğer o mektubu Scotland Yard’a götürmemiş olsaydın… başımıza bu dertler açılmayacaktı…”
Alfred’in yüksek sesi duyuldu. “Aklını kaçırmış olmalısın.”
“Emma’ya yüklenmeyin” diye söze karıştı Cedric. “Olan oldu. Bir de şöyle düşünsenize, eğer polis cesedin kayıp Martine’e ait olduğunu kanıtlayacak olursa, bizim de böyle birinin varlığından hiç söz etmememiz daha fazla şüphe çekmez mi?”
“Senin için hava hoş tabi, Cedric!” diye yanıtladı Harold öfkeyle. “Olayın meydana geldiği gün, yani ayın 20’sinde yurtdışındaydın, nasıl olsa! Ama benim ve Alfred’in açısından durum gerçekten çok kötü. Neyse ki ben o gün öğleden sonra nerede olduğumu ve ne yaptığımı tam olarak anımsayabildim.”
“Bunu tahmin edebiliyorum” dedi Alfred. “Eğer bir cinayet işlemeye karar versen Harold, hiç kuşkusuz kendini temize çıkaracak kanıtları da dikkatlice ayarlamış olurdun. Bundan eminim.”
Harold soğuk bir ses tonuyla yanıtladı. “Bu konuda senin pek fazla şansın olmazdı.”
“Kim bilir?” dedi Alfred gülümseyerek. “Bence polise sağlam olmadığı incelemeler sonucu ortaya çıkabilecek sağlam görünen bir kanıt sunmaktan berbat bir şey olamaz. Bu tür şeyleri ortaya çıkarabilecek kadar akıllı olduklarından emin olabilirsin.”
“Kadını benim öldürdüğümü mü ima ediyorsun?…”
“Yeter, artık, kesin bu konuşmaları” diye bağırdı Emma dayanamayarak. “Tabi ki kadını hiçbiriniz öldürmediniz. Sizler katil olamazsınız.”
“Bu arada bilginiz olsun, ayın 20’sinde Londra dışında değildim. Polis bunu da ortaya çıkarmış. Şu an için hepimiz aynı derecede şüphe altındayız.”
“Eğer Emma böyle yapmamış olsaydı…”
“Yine başlama Harold” diye bağırdı Emma.
O sırada ihtiyar Bay Crackenthorpe ile kapandıkları çalışma odasından çıkan Dr. Quimper yanlarına geldi. Gözleri doğrudan Lucy’nin elindeki kokteyl sürahisine takıldı.
“Bu nedir? Bir kutlama mı var?”
“Daha çok durgun suda balık avlanıyor. Hepsi silahlarını takınıp gürültü koparmaya gelmişler.”
“Karşılıklı suçlamalar mı?”
“Çoğunlukla Emma’ya yönelik.”
Dr. Quimper kaşlarını kaldırdı.
“Gerçekten mi?” Lucy’nin elindeki sürahiyi alarak, kütüphanenin kapısını açıp içeri girdi.
“Ah, Dr. Quimper, sizinle de konuşacak bir şeyler vardı” diye Harold öfkeyle bağırdı. “Özel aile meselelerine karışma hakkını size kimin verdiğini ve kız kardeşimi Scotland Yard’a gitmeye ikna etmenizde nasıl bir art niyet olduğunu bilmek isterdim.”
Dr. Quimper soğuk bir sesle yanıtladı.
“Miss Crackenthorpe fikrimi sordu. Ben de söyledim. Benim görüşüme göre en doğrusunu yaptı.”
“Öyle mi dersiniz?…”
“Kızım!”
Bu ihtiyar Bay Crackenthorpe’un alışıldık seslenmesiydi. Ses tam Lucy’nin arkasındaki çalışma odasının kapısından geliyordu.
Lucy ister istemez arkasına döndü.
“Evet, Bay Crackenthorpe?”
“Bu akşam bize ne pişirdiniz? Körili tavuk istiyorum. Körili tavuk pişirmekte ustasınız. Son körili tavuk yediğimizden bu yana asırlar geçmiş gibi.”
“Çocuklar köriden pek hoşlanmıyorlar da…”
“Çocuklar… çocuklar. Çocuklardan bana ne? Bu evde tek önemi olan benim. Ayrıca, neyse ki çocuklar da gitti… bu benim için bir kurtuluş! Sıcak iyi pişirilmiş körili tavuk istiyorum, hepsi bu; duyuyor musunuz?”
“Peki Bay Crackenthorpe, pişiririm.”
“İşte böyle! Siz çok iyi bir kızsınız, Lucy. Bana değer veriyorsunuz, ben de size.”
Lucy mutfağa döndü. Yapmayı düşündüğü tavuk kızartmasının malzemelerini toparlayarak, körili tavuk pişirmek için hazırlıklara başladı. O sırada dış kapının kapandığını duydu ve pencereden öfke içinde evden çıkıp arabasına doğru ilerleyen Dr. Quimper’i gördü.
Lucy içini çekti. Çocukları özlüyordu. Aslına bakılırsa Bryan’ı da özlemiyor değildi.
Neyse, diye düşünerek, mantarları temizlemeye başladı.
Hiç değilse aile için iyi bir akşam yemeği pişirecekti.
Vahşi hayvanları beslemek için!
Dr. Quimper arabasını garaja bıraktıktan sonra, yorgunluktan bitkin bir halde evine dönüp de kapısını sessizce kilitleyebildiğinde saat neredeyse sabahın üçüydü. Neyse, Bayan Josh Simpkins’in sekiz kişilik ailesine sağlıklı ikizler eklenmişti. Ne var ki Bay Simpkins onların doğumuna pek sevinmişe benzemiyordu. “İkizler” demişti sıkıntıyla. “Onların bana ne yararı var? Dördüz olsalardı neyse, hiç değilse bir işe yarardı. Öyle bir durumda aileye armağanlar yağıyor, basından muhabirler geliyor, gazetelerde resimleriniz çıkıyor ve sayın majeste bile tebrik telgrafı çekiyor. Ama ikiz ne ki? Doyurulması gereken iki boğaz daha! Ailemde hiç ikiz yok, karımın ailesinde de öyle. Bu gerçekten haksızlık!”
Dr. Quimper yukarı kattaki yatak odasına çıktı. Soyunurken giysilerini sağa sola fırlattı. Saatine bir göz attı. Üçü beş geçiyordu. İkizlerin dünyaya gelişleri sırasında hiç beklenmedik komplikasyonlar ortaya çıkmış, neyse ki sonunda her şey yolunda gitmişti. Esnedi. Çok yorgundu… bitkin denecek kadar yorgundu ve artık yatağa girebileceği için seviniyordu.
O sırada telefon çaldı.
Dr. Quimper içinden küfrederek ahizeyi kaldırdı.
“Dr. Quimper?”
“Kim arıyor?”
“Rutherford Hall’dan Lucy Eyelesbarrow. Hemen buraya gelseniz iyi olacak. Herkes birden hastalandı.”
“Hastalandı mı? Nasıl? Belirtiler ne? Şikayetler?”
Lucy hastalık belirtilerini açıkladı.
“Hemen oraya geliyorum. Bu arada…” Yapılması gerekenlere ilişkin kısa talimatlar verdi.
Daha sonra yeniden giyinerek, acil müdahale çantasına birkaç ekstra malzeme daha koyduktan sonra telaşlı adımlarla arabasına doğru ilerledi.
Üç saat kadar sonra yorgunluktan bitap düşmüş olan Lucy ve doktor mutfak masasının başında oturmuş, koyu kahvelerini yudumluyorlardı.
“Oh!” Dr. Quimper son yudum kahveyi de içtikten sonra fincanı gürültüyle masanın üstüne bıraktı. “Buna ihtiyacım vardı. Evet, Bayan Eyelesbarrow, artık konuya gelebiliriz.”
Lucy, ona dikkatle baktı. Yorgunluktan yüz çizgileri iyice derinleşmişti. Bu haliyle kırk dörtten çok daha yaşlı görünüyordu. Şakaklarındaki saçlar iyice ağarmış, gözlerinin altında halkalar belirmişti.
“Bir doktor olarak anlayabildiğim kadarıyla şimdilik hepsi tehlikeyi atlattılar. Peki ama bu nasıl oldu? Asıl bilmek istediğim bu! Akşam yemeğini kim pişirdi?”
“Ben pişirdim.”
“Peki neler yendi. Ayrıntılı olarak anlatın, lütfen!”
“Midye çorbası. Körili tavuk ve pilav. İrmikli puding, tavuk ciğeri ve domuz pastırmalı kanepeler.”
“Domuz pastırmalı kanepeler mi?” diye sordu Dr. Quimper hiç beklenmedik şekilde.
Lucy gülümsedi. Yorgun olduğu anlaşılıyordu.
“Evet. Domuz pastırmalı kanepeler.”
“Güzel… şimdi teker teker üzerlerinden geçelim. Mantar çorbası… sanırım konserveydi.”
“Hayır. Ben yaptım.”
“Siz mi yaptınız. Neyle?”
“Yarım kilo kadar mantar, tavuk suyu, süt, bir parça tereyağı ve un; ayrıca biraz limon suyu.”
“Aha. O zaman herkes bunun mantardan olduğunu söyleyecek.”
“Mantardan olması olanaksız. Ben de bir kâse dolusu çorba içtim ve sapasağlam ayaktayım.”
“Doğru. Size bir şey olmadı. Bunun farkındayım.”
Lucy’nin yanakları kızardı.
“İma etmek istediğiniz…”
“Hiçbir şey ima etmek istemiyorum. Siz çok zeki bir kızsınız. Eğer demek istediğinizi ima etmemi gerektirecek gibi bir durum olsa siz de çoktan yukarıda inleyerek yatıyor olurdunuz. Siz tüm şüphelerin dışındasınız. Hakkınızda inceleme yaptım, çok iyi referanslarınız var.”
“Böyle bir şeye niçin gerek gördünüz, Tanrı aşkına?”
Dr. Quimper’in dudakları sıkıntıdan ince bir çizgi halini aldı.
“Bu eve girip çıkan, özellikle de kalan insanlar hakkında ayrıntılı bilgim olması gerektiği için. Siz bu yaptığınız işle hayatını kazanan, namuslu genç bir kadınsınız. Ayrıca buraya gelmeden önce Crackenthorpe ailesiyle de hiçbir ilginiz olmadığı kesin. Cedric, Harold ya da Alfred’in kız arkadaşı olmadığınız kesin… dolayısıyla hiçbirine kirli amaçlarında yardımcı olmuş olamazsınız.”
“Gerçekten de böyle bir düşünceniz…”
“Düşündüğüm çok şey var” dedi Quimper. “Ama çok dikkatli olmam gerekiyor. Doktor olmanın en kötü yanı da bu. Neyse devam edelim. Körili tavuk. Ondan da yediniz mi?”
“Hayır. Köri pişirdiğiniz zaman kokusu insanı öyle doyuruyor ki daha sonra yemek içinizden gelmiyor. Ama bir lokma tattım. Yalnızca biraz çorba ve irmikli puding yedim.”
“İrmikli pudingi neyle servis yaptınız?”
“Normal cam kâselerde.”
“Peki, öyleyse, bunların ne kadarı yıkanıp temizlendi?”
“Eğer bulaşığı soruyorsanız, her şeyi yıkayıp yerlerine kaldırdım.”
Dr. Quimper içini çekti…
“Bazen titizlik de zararlı olabiliyor” dedi.
“Evet bu durumda öyle olduğunu ben de anlıyorum, ama korkarım bunu değiştirmek olanaksız.”
“Peki artan ne var?”
“Biraz körili tavuk arttı, erzak dolabındaki bir kâsede. Onu bu sabah yapacağım baharatlı Hint çorbasına katmayı düşünüyordum. Biraz mantar çorbası da var. İrmikli puding ve kanepeler bitti.”
“Körili tavukla çorbayı alayım. Peki ya turşu? Yemekle birlikte turşu da yendi mi?”
“Evet. Seramik kavanozlardan birinde vardı.”
“Ondan da biraz örnek alayım.”
Ayağa kalktı. “Yukarı çıkıp onlara tekrar bakmak istiyorum. Ondan sonra birkaç saat onların başında durabilir misiniz? Hepsinin rahatsızlıkların seyrini izlemelisiniz. Saat sekize doğru gerekli talimatlarla birlikte bir hemşire yollayabilirim.”
“Bana doğruyu söyler misiniz, doktor. Bunun bir besin zehirlenmesi… ya… ya da zehirleme olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
“Size daha önce de bahsettim. Her şey olabilir. Doktorlar birçok şeyden kuşkulanabilirler… ama bir açıklama yapmadan önce emin olmaları gerekir. Eğer bu yemek örneklerinden olumlu bir sonuç alırsak, gerekli önlemleri alabilirim. Yoksa…”
“Yoksa?” diye yineledi Lucy.
Dr. Quimper elini genç kadının omzuna koydu.
“İki kişiye özellikle dikkat etmenizi istiyorum” dedi. “Emma’ya iyi bakın. Emma’ya bir şey olmasından çok endişeleniyorum…”
Sesinde dikkatten kaçması olanaksız bir duygusallık vardı.
“Daha yaşamaya başlamadı bile” diye açıkladı. “Biliyorsunuz Emma gibi insanlar bu dünyanın tadı, tuzudur… Emma, evet, Emma benim için çok önemli. Ona bunu asla söylemedim ama yakında söyleyeceğim. Emma’ya özen gösterin.”
“Bana güvenebilirsiniz” dedi Lucy.
“Bir de yaşlı adama göz kulak olun. Onun en hoşlandığım hastam olduğunu söyleyemem, ama hastamın geçinemediği oğulları… her üçü de olabilir… istediği için bu dünyaya veda edip, onların yollarından çekilmesine ve paraya konmalarına fırsat tanımak istemem.”
Gözlerinde anlaşılmaz, muzip bir bakış belirdi.
“Bu arada gereğinden fazla konuştum” dedi. “Gözünüzü dört açın, iyi bir kız olun ve ağzınızı sıkı tutun, bildiklerinizi kendinize saklayın.”
Müfettiş Bacon şaşırmışa benziyordu.
“Arsenik mi?” diye sordu. “Arsenik mi?”
“Evet. Körili tavuğa karıştırılmış. Kalan burada… adamlarınız gerekli incelemeleri yapabilirler. Ben yalnızca çok az bir parçayı üstünkörü tahlil ettim… sonuç kuşku götürmeyecek kadar kesindi.”
“O zaman karşımızda zehir kullanan biri var.”
“Öyle görünüyor” dedi Dr. Quimper donuk bir ifadeyle.
“Ve bundan hepsi etkilenmiş diyorsunuz… Bayan Eyelesbarrow dışında.”
“Evet, Bayan Eyelesbarrow dışında.”
“Bu sizde biraz şüphe uyandırmıyor mu?…”
“Bunun için nasıl bir nedeni olabilir ki?”
“Ruh hastası olabilir” dedi Bacon. “Bu tür hastalar tamamen normal görünürler, sonra bazen birden kafalarındaki bir tahta yerinden oynar ve…”
“Bayan Eyelesbarrow’un hiçbir ruhsal rahatsızlığı olmadığından eminim. Bunu bir doktor olarak söylüyorum. Bayan Eyelesbarrow da en az sizin ya da benim kadar sağlıklı bir ruh yapısına sahip. Eğer aileyi körili tavuğa arsenik katarak zehirlemek istemiş olsa, bunun için geçerli bir nedeni olması gerekirdi. Ayrıca o çok zeki bir kadın; eğer böyle bir şey yapsa tek ayakta kalan olmamaya özen gösterirdi. Her akıllı zehir kullanan katil gibi kendi yemeğine de küçük bir miktar arsenik katar ve rahatsızlık belirtilerini abartırdı.”
“Bu durumda da bir şey fark etmeniz olanaksız olurdu.”
“Diğerlerinden daha az yemiş olduğunu mu? Büyük olasılıkla hayır. Zehrin kişiler üzerindeki tepkisi çok farklı olabiliyor… Belirli bir doz bazılarını diğerlerinden çok daha fazla etkileyebiliyor.” Ve birden istemeden ekledi. “Tabi verilen dozun tam olarak miktarının saptanması ancak hastanın ölümüyle mümkün.”
“Öyleyse üzerinde düşünmemiz gereken…” Müfettiş Bacon düşüncesini tam olarak şekillendirmek amacıyla konuşmasına kısa bir ara verdi. “Öyleyse aileden birinin hastalık belirtilerini bilhassa abartıyor olması mümkün… yani şüpheyi üzerinden uzaklaştırmak için diğerleri gibi kıvranıyor diyebiliriz. Bu olabilir, değil mi?”
“Bunu ben de düşündüm. Size gelmemin nedeni de bu. Artık konu sizin ellerinizde. Rutherford Hall’a güvenilir bir hemşire yolladım ama onun da her an her yerde olması olanaksız. Aralarından hiçbirinin yaşamını tehlikeye düşürecek kadar yüksek dozda zehir almış olduğunu düşünmüyorum.”
“Yani sizce bu zehri kullanan katil bir hata mı yaptı?”
“Hayır. Bana kalırsa körili tavuğa özellikle besin zehirlenmesi izlenimi uyandıracak kadar arsenik koydu… böyle bir durumda herkes mantardan zehirlendiklerini düşünecekti. İnsanlar bilirsiniz zehirlenmelerin çoğunlukla mantardan kaynaklandığını kabullenmek eğilimindedirler. Ve sonra aniden bir hastanın durumu ağırlaşır ve ölür.”
“İkinci bir doz verildiği için mi?” Doktor başıyla onayladı.
“Hemen size gelmemin ve Rutherford Hall’a bir hemşire yollamamın nedeni de bu!”
“Hemşirenizin arsenik hakkında bilgisi var mı?”
“Elbette. Benim dışımda Bayan Eyelesbarrow da konuyu biliyor. Size ne yapmanız gerektiğini söylemek istemem ama yerinizde olsam hemen oraya gider ve hepsine bir arsenik zehirlenmesi durumuyla karşı karşıya olduklarını açıklardım. Bu potansiyel katilimizi korku ve dehşete düşürüp planını uygulamaktan vazgeçmesini sağlayabilir. Sanırım plan besin zehirlenmesi görüntüsü vermek üzerine kurulmuş!”
Müfettişin masasının üzerindeki telefon çaldı. Bacon ahizeyi kaldırıp kısa bir süre söylenenleri dinledikten sonra yanıtladı.
“Tamam. Anlatın.” Quimper’e dönerek açıkladı. “Telefondaki sizin hemşireniz. Evet, alo… duyuyorum… Nasıl? Hastanın durumu yeniden ağırlaştı mı?… Evet… Dr. Quimper yanımda… eğer onunla konuşmak isterseniz…”
Ahizeyi doktora uzattı.
“Buyurun ben Quimper… anlıyorum… evet… haklısınız… Evet, aynı şekilde devam edin… hemen geliyoruz.” Ahizeyi yerine koyarak, Bacon’a döndü.
“Kimden söz ediliyordu?”
“Alfred” dedi Dr. Quimper. “Ölmüş.”