Bölüm 22

“İnsanların bu konuda konuştukları inanılacak gibi değil!” dedi Bayan Kidder. “Söylenenler korkunç, elimden geldiğince dinlememeye çalışıyorum. Gerçekten inanılır gibi değil!” Daha fazlasını anlatmak için teşvik bekliyordu.

“Evet, tahmin edebiliyorum” dedi Lucy.

“Uzun Ambar’da bulunan cesetle ilgili olarak” diye anlatmayı sürdürdü Bayan Kidder dizlerinin üzerine çökmüş mutfağın zeminini silerken. “Bulunan cesedin, Bay Edmund’un savaş sırasında sevgilisi olduğunu, buraya sığınmak istediğini, kıskanç kocasının peşinden gelerek onu öldürdüğünü anlatıyorlar. Bu bir yabancının yapmayacağı şey değil ama bunca yıl sonra ortaya çıkması bana bir şekilde tuhaf geliyor, öyle değil mi?”

“Evet, çok garip.”

“Söylentiler burada bitmiyor!” diye konuşmasını sürdürdü Bayan Kidder. “En iğrenç yalanları da gerçekmiş gibi anlatıyorlar. İnsanın yüzlerine tüküreceği geliyor. Bay Harold’un yurtdışında bu kadınla evlenmiş olduğunu, kadının buraya gelerek, onun Lady Alice ile evlendiğini, iki nikahlı olduğunu ortaya çıkardığını ve onu mahkemeye vermekle tehdit ettiğini; Bay Harold’un da bundan dolayı kadına burada randevu vererek onu boğup cesedi lahide gizlediğini de söylüyorlar. İnanılacak gibi değil!”

Tamamen başka düşüncelere dalmış olan Lucy, “Çok şaşırtıcı” dedi.

Bayan Kidder erdemlerine sıkı sıkı bağlı biri gibi, “Bu söylentilere kulak asmıyorum” dedi. “Ben kendi adıma bu türden dedikodulara kesinlikle inanmam. İnsanların böyle şeyleri nasıl uydurup da yaydıklarını anlayamıyorum. Bayan Emma çok iyi ve nazik bir hanım, onun aleyhinde bir şey duymadım, tek bir kelime bile! Bay Alfred de öldüğü için artık kimse onunla ilgili kötü bir şey söylemiyor. Su testisinin su yolunda kırıldığını bile söyleyen yok, ki aslında bunda haklı bile olabilirlerdi. Bu yılan dillilerin böyle konuşmaları sizce de çok korkunç değil mi?”

Bayan Kidder giderek artan bir heyecanla anlatıyordu.

“Bütün bunları dinlemek zorunda kalmanız çok sıkıcı olmalı” dedi Lucy.

“Hem de nasıl. Gerçekten de öyle. Kocama da hep bunu nasıl yapabilirler, diye soruyorum.”

O sırada kapı çaldı.

“Bu doktor olmalı, bayan. Siz mi açacaksınız, yoksa ben mi?”

“Ben açarım” dedi Lucy.

Ancak gelen doktor değildi. Kapının eşiğinde uzun, şık vizon palto giymiş zarif bir bayan duruyordu. Kapının tam karşısında ise şoförlü, motoru çalışan bir Rolls Royce bekliyordu.

“Miss Emma Crackenthorpe ile görüşebilir miyim?”

Kadının R harflerini zorlukla telaffuz edebilmesine rağmen, etkileyici, hoş bir ses tonu vardı. Otuz beş yaşlarında, siyah saçlı; özenli, pahalı giysileriyle güzel, çekici bir kadındı.

“Üzgünüm” dedi Lucy. “Maalesef Miss Emma rahatsız, yatıyor ve misafir kabul edemiyor.”

“Hasta olduğunu biliyorum ama onunla hemen görüşmem gerek. Çok önemli.”

“Korkarım…” diye söze başladı Lucy.

Kadın, onun sözünü kesti.

“Sanırım siz Bayan Eyelesbarrow’sunuz, öyle değil mi?” Gülümsedi, bu çok hoş ve içten bir gülümsemeydi. “Oğlum sizden çok sık söz ediyor. Ben Lady Stoddart-West’im ve Alexander şu anda benimle kalıyor.”

“Anlıyorum” dedi Lucy.

“Miss Crackenthorpe’la şu anda görüşmem gerçekten de çok önemli” diye sürdürdü konuşmasını kadın. “Onun hasta olduğunu biliyorum ve sizi temin ederim ki bu yalnızca bir nezaket ziyareti değil. Konu çocukların bana bahsettikleri bir şeyle ilgili… oğlumun anlattığı bir konuyla. Sanırım bu geciktirilemeyecek kadar önemli bir konu ve Miss Crackenthorpe’la hemen konuşmalıyım. Lütfen, ona haber verir misiniz?”

“İçeri buyurun!” Lucy konuğu koridordan geçirerek salona aldı. “Yukarı çıkıp, Miss Crackenthorpe’a sorayım.”

Birinci kata çıkıp Emma’nın kapısını çaldı ve içeri girdi.

“Lady Stoddart-West burada. Sizinle çok acil görüşmek istiyor.”

“Lady Stoddart-West mi?” Emma çok şaşırmışa benziyordu. Birden yüzünde bir panik ifadesi belirdi. “Çocuklara bir şey mi olmuş, Alexander iyi miymiş?”

“Hayır. Hayır.” Lucy, onu sakinleştirmeyi başardı. “Çocuklar gayet iyi. Eğer yanlış anlamadıysam konu çocukların ona anlattıkları bir şeyle ilgili!”

“Oh… İyi öyleyse!…” Emma tereddüt içindeydi. “Onunla tanışmalıyım. İyi görünüyor muyum?”

“Çok iyi görünüyorsunuz” dedi Lucy.

Emma yatağında oturuyordu; omzuna yanaklarının solgunluğunu belirginleştiren pembe bir şal örtmüştü. Siyah saçları hemşire tarafından iyice fırçalanıp taranmıştı. Lucy o sabah komodinin üzerine sonbahar yaprakları olan bir vazo koymuştu. Oda bu haliyle hasta odasına benzemiyordu. Son derece hoş bir görünümü vardı.

“Aslında rahatlıkla ayağa kalkabilecek kadar iyiyim” dedi Emma. “Dr. Quimper yarın kalkabileceğimi söyledi.”

“Gerçekten de eski sağlığınıza kavuştuğunuz belli” dedi Lucy. “Lady Stoddart-West’i yukarı getireyim mi?”

“Evet, getirin.”

Lucy yeniden merdivenlerden indi.

“Sizi yukarı Miss Crackenthorpe’un odasına alabilir miyim?”

Lucy konuğa yukarı kadar eşlik edip içeri girmesi için kapıyı açtı ve yeniden kapadı. Lady Stoddart-West ileri doğru uzattığı eliyle yatağa doğru yaklaştı.

“Miss Crackenthorpe? Sizi böyle beklenmedik bir zamanda rahatsız ettiğim için gerçekten özür dilerim. Sanırım sizinle okuldaki spor müsabakalarında karşılaşmıştık.”

“Evet” dedi Emma. “Sizi anımsıyorum. Lütfen, oturun.”

Lady Stoddart-West tam yatağın başucuna konulan sandalyeye oturdu ve yumuşak, kısık bir sesle konuşmaya başladı.

“Böyle beklenmedik şekilde buraya gelmeme şaşırmış olmalısınız, ama bunun için nedenlerim var. Ve bu nedenlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çocuklar bana her şeyi anlattı. Onların burada işlenen cinayet nedeniyle çok heyecanlanmış olmalarını anlayışla karşılamalısınız. İtiraf etmeliyim ki bu konudan hiç ama hiç hoşlanmadım. Hatta sinirlendim bile. James’in hemen eve dönmesini istedim. Ama kocam buna güldü. Bunun göründüğü kadarıyla bu evle ve aileyle hiç ilişkisi olmayan bir cinayet olduğunu söyledi. Kendi gençlik günlerini anımsayınca, James’in mektuplarında yazdıklarından onun ve Alexander’in bu konuyla ilgilenmekten çok büyük zevk duyduklarını anladığını ve onları geri çağırmanın vicdansızlık olacağını belirtti. Bu nedenle ilk görüşlerimden vazgeçip onların burada planlandığı kadar kalmalarına ve James’in eve Alexander’la beraber dönmesine izin verdim.”

Emma merakla sordu.

“Oğlunuzu daha önce eve yollamamız gerektiğini mi düşünüyorsunuz?”

“Hayır, hayır, konu bu değil. Ah, bu benim için o kadar zor ki! Ama bu anlatacaklarımı can kulağı ile dinlemelisiniz. Biliyorsunuz, , çocuklar bu konuyu çok araştırıp bununla ilgili bir delil bulmuşlar. Bana anlattıklarına göre bu kadın… cesedi bulunan kadını kastediyorum… hakkında polis onun savaşta şehit düşen en büyük ağabeyinizin Fransa’da kalan eşi olduğunu düşünüyormuş. Bu doğru mu?”

“Bu da bir olasılık” dedi Emma kısık, tereddütlü bir sesle. “Onları böyle düşünmeye biz yönelttik. Olabilir de.”

“Bu cesedin o kadına, yani Martine’e ait olduğunu düşünmeniz için belirli bir neden var mı?”

“Size bunun bir olasılık olduğunu söyledim.”

“Peki ama niçin… niçin onun Martine olduğunu düşündünüz? Üzerinde bir mektup… ya da evrak mı vardı?”

“Hayır. Böyle bir şey yoktu! Ama bir mektup almıştım, yani Martine’den.”

“Ondan… yani Martine’den mektup mu aldınız?”

“Evet. İngiltere’de olduğunu ve buraya gelip bizi görmek istediğini belirten bir mektup aldım. Onu buraya davet ettim ama bir telgraf çekerek hemen Fransa’ya dönmesini gerektiren bir durumun ortaya çıktığını belirtti. Belki de gerçekten Fransa’ya döndü. Bunu bilemiyoruz. Ama burada onun adına yazdığımız mektubun zarfı bulundu. Bu da onun buraya gelmiş olduğunu gösteriyor. Ama aslına bakılırsa ben görmedim…” Konuşmasına ara verdi.

Lady Stoddart-West hemen söze karıştı.

“Bunların beni niçin ilgilendirdiğini sanırım kendi kendinize soruyorsunuzdur? Çok haklısınız. Sizin yerinizde olsam ben de bunların beni ilgilendirmediğini düşünürdüm. Ama bütün bunları duyunca —ya da konuyla ilgili bağlantıları öğrenince— kendimi buraya gelip, gerçeğin düşünüldüğü şekilde olmadığını açıklamaya zorunlu hissettim, çünkü…”

“Evet, ne?” diye sordu Emma.

“Bu durumda size hiçbir zaman söylemeyi düşünmediğim bir gerçeği açıklamak zorundayım. Martine Dubois benim.”

Emma beyninden vurulmuş gibi şaşkınlık içinde konuğuna bakıyordu.

“Siz mi?” dedi. “Martine siz misiniz?”

Kadın başını sallayarak onayladı.

“Evet. Bu sizin için büyük bir sürpriz olmalı ama gerçek bu! Ağabeyiniz Edmund ile savaşın ilk yıllarında tanıştım. Bizim evimizde kalıyordu. Geri kalanı zaten biliyorsunuz. Birbirimize şık olduk ve evlenmek istiyorduk. Ama o sırada Dunkirk Çıkartması başladı ve Edmund’un kayıplar arasında olduğu açıklandı. Daha sonra da şehit düştüğü haberi geldi. Sizle o günleri konuşmak istemem. Üzerinden çok uzun zaman geçti ve geçmişte kaldı. Ama size ağabeyinizi çok sevdiğimi söylemeliyim…”

“Daha sonra savaşın zor günleri geldi. Almanlar Fransa’yı işgal etti. Direnişçilerle çalışmaya başladım. Görevim İngilizleri Fransa’dan güvenli bir şekilde çıkarıp İngiltere’ye ulaşmalarını sağlamaktı. Bu arada şimdiki eşimle tanıştım. Hava kuvvetlerinde subaydı. Özel bir görevle Fransa’ya paraşütle inmişti. Savaştan sonra evlendik. Bir iki kez size yazıp ziyaretinize gelmek istedim ama sonradan bunun doğru olmayacağına karar verdim. Eski yaraları deşmenin, anıları canlandırmanın hiçbir anlamı olmadığım düşündüm. Yeni bir yaşamım vardı ve eski günleri anımsamak istemiyordum.” Kısa bir aradan sonra ekledi. “Ancak oğlum James’in okuldaki en yakın arkadaşının Edmund’un yeğeni olduğunu öğrenince çok mutlu olduğumu itiraf etmeliyim. Sizin de hiç kuşkusuz fark etmiş olacağınız gibi Alexander Edmund’a çok benziyor. James’le Alexander’in yakın arkadaş olmalarını çok hoş, mutluluk verici bir rastlantı olduğunu düşünüyorum.” Öne doğru eğilerek elini Emma’nın kolunun üstüne koydu.

“Sevgili Emma, şimdi artık cinayeti duyup da öldürülen kadının Edmund’un tanıdığı Martine olduğunun düşünüldüğünü öğrenince niçin hemen size gelip gerçeği anlatmam gerektiğini anlıyorsunuzdur. Bunu ikimizden birinin polise söylemesi gerekiyor. Maktul her kimse, Martine olmadığı kesin!”

“Bir türlü inanamıyorum” dedi Emma. “Demek sevgili Edmund’un bahsettiği Martine sizsiniz.” İçini çekerek başını salladı. Sonra şaşkınlık içinde alnını kırıştırdı. “Yalnız bir şeyi anlamadım. Bana mektup yazan siz değil misiniz?”

Lady Stoddart-West hızla başını iki yana salladı.

“Hayır. Hayır. Tabi ki yazmadım.”

“Öyleyse…” Şaşkınlıktan Emma’nın dili tutulmuştu.

“Öyleyse birisi kendini Martine olarak tanıtarak, sizden para koparmayı amaçlıyordu. Durum böyle olmalı. Peki ama bu kim olabilir?”

Emma usulca, “Öyleyse o zaman olanları bilen birileri var.”

Lady Stoddart-West omuzlarını silkti. “Herhalde öyle. Ama hiç yakın arkadaşım yoktu; kimse de bana bunları bilecek kadar yakın değildi. İngiltere’ye geldikten sonra da hiç kimseye başımdan geçenleri anlatmadım. Peki ama bu kişi niçin bu kadar uzun süre beklemiş olabilir ki? Bütün bunların hiçbir anlamı yok.”

“Hiçbir şey anlamıyorum” dedi Emma. “Müfettiş Craddock’un bu konuda ne düşündüğünü öğrenmeliyiz.” Konuğuna sevgiyle baktı. “Sizi sonunda tanımış olmaktan o kadar mutluyum ki, canım!”

“Ben de… Edmund sizden o kadar sık bahsederdi ki! Sizi çok seviyordu. Yeni yaşamımda çok mutluyum ama yine de o günleri asla unutmayacağım.”

Emma arkasına yaslanarak derin derin iç çekti. “Nasıl rahatladığımı bilmezsiniz” dedi. “Cesedin Martine olduğunu düşündüğümüz sürece… cinayetin ailemizle ilgisi olabileceğinden korktuk. Ama şimdi… sırtımdan büyük bir yük kalktı. Öldürülen zavallının kim olduğunu bilmiyorum ama bizimle bir ilgisi olmadığı kesin.”

Загрузка...